Süleyman GÖK

SÜLEYMAN GÖK

Sağır Davası için Adanmış Bir Ömür

Süleyman Sırrı Gök’ün hikâyesi, yalnızca bir kişinin hayat hikâyesi olarak değil, Türkiye’de Sağır hareketinin şekillenmeye başladığı yılların tarihsel bir anlatısı olarak okunabilir. 1930’lardan 1940’lara uzanan gazete haberleri, onun eğitimden örgütlenmeye, meslek edinmeden siyasal temsile kadar uzanan uzun soluklu mücadelesini adım adım ortaya koyuyor.

Süleyman Sırrı Gök’ün hikâyesi tek bir insanın yaşam öyküsünden ibaret değil; Türkiye’de Sağır hareketinin ilk adımlarının atıldığı yılların da bir anlatısı. 1930’lardan 1940’lara uzanan gazete haberlerini yan yana koyduğunuzda, eğitimden örgütlenmeye, meslek edinmeden siyasal temsile kadar uzanan uzun bir mücadele beliriyor karşımızda. Her haber ayrı bir cepheyi gösteriyor gibi dursa da, hepsi aynı yere çıkıyor: Sağırların eğitim alan, üreten, örgütlenen ve kendi geleceği hakkında söz söyleyebilen insanlar olması.

0 Eylül 1930 tarihli Vakit gazetesindeki bir haber, bu yolun önemli bir durağı. Sağır ve dilsizler kendi cemiyet merkezlerinde toplanmış, idare heyetlerini seçmiş, Gök de yeniden reis olmuş. Küçük bir haber gibi görünse de, aslında Sağırların kendi örgütlerini kurma iradesini gösteriyor. Gök burada sadece bir yönetici değil; cemiyetin bağımsızlığına yaptığı vurguyla, sorunların kendi örgütleri üzerinden gündeme taşınması gerektiğini savunan biri.

Marangozluk, terzilik, kunduracılık, matbaacılık, ciltçilik… Bu alanların öne çıkması tesadüf değildi. Amaç Sağır bireyleri sadece korumak ya da yardım etmek değildi; çalışmalarını, üretmelerini, kendi emekleriyle hayat kurmalarını sağlamaktı. Sağır, dilsiz ve kör bireylerin işlettiği bir matbaa-ciltçilik ilanı bile bu düşüncenin gündelik hayattaki karşılığı olarak karşımıza çıkıyor.

Bu mücadelenin belki de en çok emek verilen tarafı eğitimdi. Gök için okul sadece ders görülen bir bina değildi — çocukların hayata hazırlanmasının, meslek edinmesinin, ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durmasının temeliydi. O yılların gazetelerinde okul açma girişimlerinin, öğretmen ihtiyacının, öğrencilerin meslek sahibi olmasına yönelik çalışmaların sürekli haber olması bu ısrarın ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

Zamanla Gök’ün mücadelesi okulun sınırlarını da aştı.

İstanbul’dan milletvekilliğine adaylığı, Sağırların ve diğer engelli bireylerin meselelerini siyasete taşıma isteğinin bir göstergesiydi. “20.000 malûlün haklarını müdafaa edeceğim” sözü, onun kendini sadece bir cemiyet başkanı değil, hakların savunulmasından sorumlu bir temsilci olarak gördüğünü hissettiriyor.

Bu girişim şunu da gösteriyor: sorunları anlatmak yetmiyordu, karar mekanizmalarında yer almak gerekiyordu. Eğitim hakkı, çalışma hayatı, sosyal destekler, Sağırların toplum içindeki konumu — bunların devletin gündemine girmesi için örgütlü bir yapı gerekiyordu. Gök’ün Ankara’ya gidip Sağır ve dilsizlerin sorunlarını devlet makamlarına anlatması da bu çizginin bir devamıydı.

28 Eylül 1937 tarihli Kurun gazetesindeki haber bunun somut bir örneği. Gök Ankara’ya gitmiş, meseleleri ilgili makamlara aktarmış, özellikle çocukların eğitimiyle ilgili taleplerde bulunmuş. Yeni bir okul ihtiyacının gündeme gelmesi de gösteriyor ki eğitim mücadelesi henüz bitmemişti.

Aynı yıllarda daha büyük bir hayalin izine rastlıyoruz: Dünya Sağırlar Kongresi’nin İstanbul’da toplanması. 1930’ların gazetelerinde geçen bu fikir, o dönem gerçekleşmese de, hareketin ufkunun sadece yerel meselelerle sınırlı olmadığını gösteriyor.

Bu hayali tam 80 yıl sonra Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu’nun ev sahipliğinde İstanbul’da Ercüment Tanrıverdi gerçekleştirdi.

1941’de Cumhuriyet gazetesinde çıkan “Sağır, dilsiz ve körlerin içtimaı” haberi örgütlenmenin artık kalıcılık kazandığını gösteriyor. Cemiyetlerin bir araya gelmesi, kongre düzenlenmesi, idare heyetlerinin seçilmesi…

Hareket artık bireysel girişimlerin ötesine geçmiş, kurumsal bir yapıya dönüşmeye başlamış.

Süleyman Gök’ün burada rolü özellikle çarpıcı. Yıllar önce cemiyetin başına geçmiş, eğitim için mücadele etmiş bir isim, aradan geçen zamana rağmen hâlâ bu yapının merkezinde. Bu, onun bir dönemin yöneticisi olmadığını, uzun yıllar süren bir hareketin taşıyıcılarından biri olduğunu gösteriyor.

1936’da Son Posta’da yayımlanan röportaj ise Gök’ün yıllarca sürdürdüğü çalışmaların daha geniş bir fotoğrafını çiziyor. Okulun kuruluşu, öğrenciler, öğretmenler, meslek atölyeleri anlatılıyor. Yıllar önce ortaya atılan okul fikri artık somut bir kuruma dönüşmüş; Gök’ün mücadelesi bir bina kurmakla bitmemiş, o okulu yaşatmak ve öğrencileri hayata hazırlamakla sürmüş.

Bu röportajın dikkat çeken bir yanı da Gök’ün Sağır toplumunun genel durumuna dair değerlendirmeleri. Eğitim yetersizliği, meslek edinme imkânlarının sınırlılığı, toplumsal hayata katılım — hepsi tek tek olaylar değil, bir bütün olarak ele alınıyor.

18 Mart 1942 tarihli Vakit röportajı da onun kamuoyundaki yerini gözler önüne seriyor. Gazetenin onu “dilsiz ve sağırların ebedî reisi” diye tanımlaması bugün bize biraz abartılı gelebilir, ama dönemin gazetecilik diliyle okuduğumuzda, Gök’ün Sağır toplumu içindeki sembolik konumunu anlamak için önemli bir tanıklık.

Bu röportajda eğitim, çocukların yetiştirilmesi, meslek edinme ve cemiyet çalışmaları hep birlikte anlatılıyor. Çünkü Gök’ün mücadelesi hiçbir zaman tek bir başlığa sığmıyor; okul, meslek, örgütlenme ve toplumsal yaşam birbirini tamamlayan parçalar.

Gök’ün hikâyesinde belki de “başarı” kadar önemli olan şey ısrar. Okul açmak, cemiyet kurmak, kongre düzenlemek yetmiyordu; kurulan yapıları ayakta tutmak, kaynak bulmak, devlet desteği aramak, öğrencileri eğitmek, yeni ihtiyaçlara cevap vermek gerekiyordu.

Bütün bu gazete kupürlerini yan yana koyduğunuzda oldukça net bir zaman çizgisi çıkıyor: 1930’da cemiyet ve örgütlenme, ardından eğitim ve meslek, sonra siyasal temsil ve devletle temas, bir kongre hayali, kurumsallaşma ve nihayet kültürel-sosyal yaşama uzanan bir mücadele. Bu, Süleyman Gök’ün hayatının kopuk kopuk girişimlerden değil, birbirini besleyen uzun bir davadan oluştuğunu gösteriyor.

1947’de Tasvir gazetesindeki “Sağır ve dilsiz okulunda gösterilen film” haberi ise mücadelenin kültürel bir boyutunu gösteriyor.

Öğrencilere film gösterilmesi, Sağır çocukların eğitiminin sadece akademik bilgiyle sınırlı kalmadığını, kültürel ve sosyal etkinliklerin de bu hayatın bir parçası hâline geldiğini ortaya koyuyor. Küçük bir haber ama aslında büyük bir değişimin işareti — Sağır çocukların dünyayı tanıması, sanatla, farklı kültürlerle karşılaşması artık eğitim hakkının bir parçası sayılıyor.

5 Ocak 1948 tarihli Yeni Sabah gazetesi de mücadelenin hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Cemiyetin faaliyetleri, okulun ihtiyaçları, devlet ve belediyeden yeterli destek alınamaması, yeni bir okul binası için verilen çaba — Gök bütün bu yıllara rağmen çözülmesi gereken sorunların peşinden gitmeyi bırakmamış.

Bu davanın merkezinde Sağır bireylerin edilgen konumdan çıkması düşüncesi var: eğitim alan, meslek öğrenen, çalışan, cemiyet kuran, seçim yapan, devlete taleplerini ileten, gerektiğinde siyasette temsil arayan bir toplum. Gök’ün bütün faaliyetlerinin ortak paydası bu…

1930’larda İstanbul’da bir Dünya Sağırlar Kongresi düzenleme hayalinin gazetelere düşmesi de bu yüzden ayrı bir anlam taşıyor. O gün gerçekleşmedi, ama bir neslin kurduğu hayal sonraki nesillerin hafızasında yaşamaya devam etti. Yaklaşık seksen yıl sonra Türkiye, bu kez gerçekten Dünya Sağırlar Federasyonu’nun 17. Dünya Kongresi’ne İstanbul’da ev sahipliği yaptı.

Tarih burada sanki bir daire çiziyor.

Bir zamanlar gazetede birkaç satırla geçen “dünya kongresini burada toplamak” fikri yıllar sonra gerçek oluyor. Bu hayalin gerçekleşmesindeki emeği için Türkiye Sağırlar Millî Federasyonu’na ve bu bayrağı taşıyan isimlerden Ercüment Tanrıverdi’ye teşekkür etmek, geçmişten bugüne uzanan bu sürekliliğin hakkını teslim etmek demek.

Süleyman Sırrı Gök’ün hikâyesi bu yüzden sadece geçmişte kalmış bir cemiyetin ya da okulun hikâyesi değil. Onun adı; eğitim hakkının, meslek edinmenin, örgütlenmenin, temsilin ve toplumsal katılımın aynı mücadelede buluştuğu bir dönemin izini taşıyor. Gazete kupürleri de bu hikâyenin en güçlü tanıkları…

Bugün bu belgeleri yeniden okuduğumuzda, Gök’ün asıl mirasının kurduğu kurumlar olmadığını daha iyi görüyoruz. Asıl miras, Sağırların kendi hayatları hakkında söz söyleyebileceği fikri. Bu fikir 1930’larda cemiyet salonlarında, okul sıralarında, atölyelerde ve gazete sütunlarında filizlendi; sonraki kuşakların mücadelesiyle büyümeye devam etti.

Süleyman Sırrı Gök’ün hayatını anlamak, biraz da bu sürekliliği anlamak. Bir okuldan bir cemiyete, bir cemiyetten bir harekete, bir hayalden uluslararası bir kongreye uzanan uzun bir yol. Her kuşak bu yoldan kendine düşen bayrağı devralmış, biraz daha ileri taşımış.

Belki de bu yüzden “Sağır Davasına Adanmış Bir Ömür” sadece bir başlık değil, bütün bu gazete kupürlerinin ortak cümlesi. Çünkü geride kalan şey sadece Süleyman Gök’ün yaşam öyküsü değil; onun öncülük ettiği ve kendisinden sonra da yürümeye devam eden bir mücadelenin tarihi…

Süleyman GÖK

“Süleyman GÖK” için bir görüş

Yorumlar kapalı.

Başa dön